Av. Cahid Doğdu


CORONA VİRÜSÜ VE HUKUKİ SORUMLULUK

Salgın hastalığa karşı tüm ülkeler tarafından tedbirler alınırken ayrıca her bireyin kişisel olarak da tedbir alması, bu salgın sürecinin en az zarar ile atlatılması için zorunludur.


CORONA VİRÜSÜ VE HUKUKİ SORUMLULUK

 

                               Bilindiği üzere Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılan corona virüsü, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) tarafından pandemi listesine alınmıştır. Bu virüs tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hayatı durma noktasına getirmiş ve ekonomiyi olumsuz etkilemiştir. Virüsün oldukça kolay bir şekilde yayılabilmesi ve öldürücü etkisi dikkate alındığında çoğu iş yeri kapanmış, insanların evlere kapanmış, salgın sebebiyle turizm, spor, kültür-sanat etkinleri gibi birçok alandaki faaliyet tamamen durdurulmuştur. Ekonomi çarkının durduğu bu dönemde işçi-işveren ilişkisi de farklı bir boyuta taşınmıştır. Zira tıbbi malzeme ve temizlik ürünleri üretimi dışındaki üretim alanlarındaki asli faaliyetler de tamamen durdurulmuş ve insanlar bir anda kendini parasız ve işsiz olarak ortada bulmuştur. Hiç şüphesiz işini kaybeden insanların gelirleri kapısı kapanmış iken bununla ters orantılı olarak sürekli evde kalmaları sebebiyle giderleri artmıştır. Birikimi olan işverenler birikimlerini harcarken günlük çalışan, yıllarca kendini ve ailesini geçindirecek kadar kazanan ve herhangi bir birikimi olmayan işçinin durumunun ne olacağı sorusu ise akıllardaki yerini korumaya devam etmektedir. Bu sebeple salgın hastalıkta işçi hakları ve salgın hastalığın sağlık dışındaki etkileri işbu çalışmada ele alınmıştır.

A-CORONA VİRÜSÜ SEBEBİYLE İŞİNİ KAYBEDEN İŞÇİNİN HAKLARI

a-İşçinin Haklı Sebeple Derhal Fesih Hakkı :

Salgın hastalığa karşı tüm ülkeler tarafından tedbirler alınırken ayrıca her bireyin kişisel olarak da tedbir alması, bu salgın sürecinin en az zarar ile atlatılması için zorunludur. Bu kapsamda işveren tarafından corona virüsüne karşı iş sağlığı ve güvenliği kapsamında gerekli ve önleyici tedbirlerin alınmalıdır. İş yerinde corona virüsüne karşı tedbirlerin alınmaması İş Kanunu 24. madde kapsamında işçiye haklı nedenle derhal fesih hakkı vermektedir. Keza iş yerinde bulaşıcı hastalığa yakalanan başka işçi/işveren olması da işçiye haklı sebeple derhal fesih hakkı vermektedir (İş Kanunu 24/I-b). Yine salgın hastalık sebebiyle iş yerinin 1 haftadan daha uzun bir süre ile karantinaya alınması, iş yerinde faaliyetin durmasını gerektiren bir husus olması sebebiyle zorlayıcı sebep olarak işçiye fesih imkânı sağlamaktadır(İş Kanunu 24/III).

b-İşverenin Haklı Sebeple Derhal Fesih Hakkı

İş Kanunu 25. maddesinde işverenin haklı sebeple derhal fesih hakkı düzenlenmiştir ancak bu süreçte işverenin sadece salgın hastalığı ileri sürerek işçinin iş sözleşmesini feshetmesi mümkün değildir. Bu durumda sözleşmenin feshi bazı şartlara bağlanmıştır. Buna göre virüse yakalanan işçinin raporlu olması halinde, rapor süresi ihbar sürelerini altı hafta aşmadıkça işverenin haklı fesih imkânı bulunmamaktadır (İş Kanunu 25/I-a). İşçinin rapor süresi, kıdemine göre belirlenecek olan ihbar sürelerini altı hafta aştıktan sonra işverenin haklı nedenle fesih imkânı bulunmaktadır. Sözleşmenin feshi halinde işverenin işçiye kıdem tazminatını ödemesi gerekir. İhbar tazminatı ödemeyen işverenin haklı sebeple fesih imkânı ancak işçiye kıdem tazminatı ödemesine bağlıdır.  Yine İş Kanunu 25/III maddesinde zorlayıcı sebepler başlığı altında işverenin haklı fesih imkânı düzenlenmiştir.  Buna göre işçinin sağlıklı olup raporlu olmadığı ancak bulunduğu yerde uygulanan karantina sebebiyle işe gidememesi durumunda bir haftadan sonra işverene haklı fesih imkânı tanınmıştır. Yine bu durumda ihbar tazminatı ödemekle yükümlü olmayan işveren, gerekli şartları sağlayan işçinin kıdem tazminatını ödemek zorundadır.

c-Ücretsiz İzin Uygulaması

İşyeri, İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan Korona virüs Tedbirleri genelgesi kapsamında kapanmamışsa işverenin tek taraflı olarak işçiyi ücretsiz izne zorlaması mümkün değildir. İş Kanunu’nun “Çalışma Koşullarında Değişiklik ve İş Sözleşmesinin Feshi” başlıklı 22. maddesinde açıkça belirtildiği üzere işverenin ücretsiz izin uygulamasını işçilere yazılı olarak bildirmesi ve bu talebin işçi tarafından 6 gün içinde kabul edilmesi gerekir. Aksi halde tek taraflı talep işçiyi bağlamaz ve tam zamanlı çalışmak isteyen işçinin işveren tarafından çalıştırılmaması iş sözleşmesinin haksız olarak feshi anlamına geleceğinden dolayı işçinin işe iade hakkı/tazminat hakkı doğacaktır.

B-CORONA VİRÜSÜ SEBEBİYLE HASTALANIP ÖLEN İŞÇİNİN YAKINLARININ HAKLARI

Genel Olarak ,Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13. madde’sinde belirtildiği üzere iş kazası;

a) Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,

b) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,

c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,

d) Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,

e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olaydır.

Kanun metninden de anlaşıldığı üzere genel olarak işçinin işi sebebiyle herhangi bir zarara uğraması iş kazası olarak nitelendirilir. Salgın hastalık sebebiyle ülkemizde ve dünyada fiili bir olağanüstü hal olan bu dönemde işveren tarafından işçilerin çalışmaya zorlanması hukuk düzeninde kabul edilebilir bir durum değildir. Dolayısıyla sosyal ve fiziki mesafenin en aza indirilmesi gereken bu dönemde fabrika veya başka iş yerinde işçilerin birlikte çalışmak zorunda kalması, evlerine kapanmaları gereken bu süreçte toplu taşımalarda yahut toplu mekânlarda bir arada çalışmak zorunda kalmaları hastalığın daha hızlı yayılmasına, işçilerin hastalığa yakalanmasına veya ölmesine yol açmaktadır. Yerleşik yargı içtihatlarından da anlaşıldığı üzere işçinin işi sebebiyle (iş yerinde yahut işe giderken) hastalığa yakalanması ve ölmesi iş kazasıdır. Dünya Sağlık Örgütü listesine göre corona virüsünün de bulaşıcı hastalık olduğu tartışmasızdır. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 13. Maddesinde ciddi ve yakın tehlike karşısındaki işçiler, işverenin gerekli tedbirleri almasını talep edebilir. Yine işveren tarafından bu kanuna uygun olarak gerekli tüm tedbirler alınmalıdır. İş yerinin düzenli olarak dezenfekte edilmesi, dezenfektan bulundurulması, Sağlık Bakanlığı rehberindeki adımların takip edilmesi ve bilgilendirme yapılması gerekir. İş yerinde gerekli tedbirlerin alınmaması sebebiyle işçinin hastalığa yakalanması ve bu sebeple ölmesi durumunda işverenin hukuki ve cezai sorumluluğu ortaya çıkar.

 

 

Açılacak Dava, Yetkili Ve Görevli Mahkeme, Davanın Usulü  ;

İşi sebebiyle hastalığa yakalanıp ölen işçinin ölümü iş kazasıdır. Bu durumda işçinin yakınları tarafından işverene karşı maddi-manevi tazminat davası açılabilir. Yargılamada iş kazası tazminat davası olarak adlandırılan bu davalarda İş Mahkemeleri görevlidir. İş Mahkemeleri Kanunu’nun  “Yetki” başlıklı 6. maddesinde bu davalarda yetkili olan mahkemeler şu şekilde sıralanmıştır:

1)İş mahkemelerinde açılacak davalarda yetkili mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesi ile işin veya işlemin yapıldığı yer mahkemesidir.

2)Davalı birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir.

3)İş kazasından doğan tazminat davalarında iş kazasının veya zararın meydana geldiği yer ile zarar gören işçinin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir.

Ancak önemle belirtmek gerekir ki iş kazasının mutlaka Sosyal Güvenlik Kurumu’na bildirilmesi zorunluluğudur. Normal şartlarda işveren tarafından bildirim yapılması gerekir ancak işverenin bildirim yapmaması halinde işçi/işçiler tarafından da bildirim yapılabilir. Bildirim üzerine SGK müfettişleri tarafından inceleme yapılır ve inceleme raporu hazırlanır. Müfettişleri tarafından hazırlanan inceleme raporunda iş kazası olarak kayıtlara geçen bu duruma karşı işçi/yakınları tarafından işverene karşı iş kazası tazminat davası açılabilir (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu m.13/2). İş kazası tazminat davası açmak için öngörülen süre kazanın olaya geldiği andan itibaren 10 yıldır (Türk Borçlar Kanunu m. 146). SGK müfettiş inceleme raporunda olayın iş kazası olarak nitelendirilmemesi üzerine iş kazası tespit davası açılmalıdır ancak corona virüsü sebebiyle işçinin hastalanması/ölmesi iş kazası olduğundan dolayı bu husus işbu yazıda irdelenmemiştir.

 Davanın Tarafları ve Talepler ;

İş kazası meydana geldikten sonra Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 13. maddesine göre ölen sigortalı işçinin hak sahiplerine gelir bağlanır ve yine aynı maddesi uyarınca ölen işçi için cenaze ödeneği ve aylık almakta olan kız çocuklarına evlenme ödeneği verilir. Ancak bu gelirin bir kısmının iş kazası tazminat davasında talep edilen tazminat miktarından indirileceği unutulmamalıdır. İş kazası sebebiyle ölen işçinin(sigortalının) hak sahipleri ve bu hak sahiplerine ne şekilde gelir bağlanacağı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 34. maddesinde şu şekilde belirtilmiştir:

Ölüm aylığının hak sahiplerine paylaştırılması

MADDE 34- Ölen sigortalının 33 üncü madde hükümlerine göre hesaplanacak aylığının;

a) Dul eşine % 50'si; aylık bağlanmış çocuğu bulunmayan dul eşine ise bu Kanun kapsamında veya yabancı bir ülke mevzuatı kapsamında çalışmaması veya kendi çalışmaları nedeniyle gelir veya aylık bağlanmamış olması halinde % 75'i,

b) Bu Kanun kapsamında veya yabancı bir ülke mevzuatı kapsamında çalışmayan veya kendi çalışmaları nedeniyle gelir veya aylık bağlanmamış çocuklardan;

1) 18 yaşını, lise ve dengi öğrenim görmesi halinde 20 yaşını, yüksek öğrenim yapması halinde 25 yaşını doldurmayanların veya,

2) Kurum Sağlık Kurulu kararı ile çalışma gücünü en az % 60 oranında yitirip malûl olduğu anlaşılanların veya,

3) Yaşları ne olursa olsun evli olmayan, evli olmakla beraber sonradan boşanan veya dul kalan kızlarının, her birine % 25'i,

c) (b) bendinde belirtilen çocuklardan sigortalının ölümü ile anasız ve babasız kalan veya sonradan bu duruma düşenlerle, ana ve babaları arasında evlilik bağı bulunmayan veya sigortalının ölümü tarihinde evlilik bağı bulunmakla beraber ana veya babaları sonradan evlenenler ile kendisinden başka aylık alan hak sahibi bulunmayanların her birine % 50'si,

d) Hak sahibi eş ve çocuklardan artan hisse bulunması halinde, ana ve babaya çalışmaması ve gelir veya aylık bağlanmamış olması halinde % 25'i oranında; çalışmayan ana ve babanın 65 yaşın üstünde olması, gelir veya aylık bağlanmamış olması halinde ise artan hisseye bakılmaksızın % 25'i oranında aylık bağlanır.

Sigortalı tarafından evlât edinilmiş, tanınmış veya soy bağı düzeltilmiş veya babalığı hükme bağlanmış çocukları ile sigortalının ölümünden sonra doğan çocukları, bağlanacak aylıktan yukarıda belirtilen esaslara göre yararlanır.

Hak sahiplerine bağlanacak aylıkların toplamı sigortalıya ait aylığın tutarını geçemez. Bu sınırın aşılmaması için gerekirse hak sahiplerinin aylıklarından orantılı olarak indirimler yapılır.

Kanun metninden açıkça anlaşıldığı üzere sigortalının eş ve çocukları hak sahibidir. Aynı zamanda kanunun m. 34/d bendi uyarınca sigortalının eşi ve çocuklarından hisse artması halinde sigortalının anne ve babasına da gelir bağlanır. Ancak sigortalının anne babasının 65 yaşının üstünde olması durumunda veya gelir yahut aylık bağlanmamış olması halinde artan hisseye bakılmaksızın sigortalının anne babasına aylık bağlanır. Dolayısıyla işverene karşı açılacak iş kazası tazminat davasının tarafları ölen sigortalı işçinin eşi, çocukları ve yukarıda açıklanan şartları taşımaları halinde ölen sigortalı işçinin anne ve babasıdır. İş kazası tazminat davasından talep edilen maddi tazminat sigortalı işçinin hak sahiplerinin işçinin desteğinden yoksun kalmaları sebebiyle verilen tazminattır.

Aynı şekilde iş kazası sebebiyle işinin ölmesi durumu karşısında bu kişilerin yaşadığı acı, elem, keder ve üzüntüyü bir nebze de olsa gidermek için manevi tazminat talep edilebilir (Türk Borçlar Kanunu m. 56). Ancak unutulmamalıdır ki Türk hukukunda manevi tazminat zenginleşme aracı değildir. Dolayısı ile hükmedilen tazminatın buna göre hesaplanması gerekecektir. Yargıtay 21 Hukuk Dairesinin 2017 tarihli bir kararında da “hâkimin manevi zarar adı altında ölenin yakınlarına verilmesine karar verdiği tazminat tutarının adalete uygun olması gerektiği” belirtilmiştir. Zira manevi tazminat bir zararın karşılanması yahut bir ceza veya bir zenginleşme aracı olmadığını tekrar belirtmek gerekir.

 C-ÇİN HALK CUMHURYETİNİN ULUSLARARASI HUKUKA GÖRE SORUMLULUĞU

Corona virüsü, Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıktığı ilk günden beri dünyanın gündemini meşgul etmektedir. Virüs sebebiyle her alanda yaşanan duraksamalar hem ülkelerin hem de vatandaşların ekonomik durumunu oldukça olumsuz etkilemiştir. Virüsün Çin’den tüm dünyaya yayıldığı bilgisi üzerine bu olumsuz durumun faturasını Çin devletine kesmek isteyenlerin de sayısı da artmıştır. Medyada sorumluluğun Çin’e ait olduğunu vurgulayarak demeçler veren şahısların ortaya çıkması üzerine virüs sebebiyle zarar uğrayan kişilerin Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı başvurabileceği yargısal yollar tartışılmaya başlanmıştır. Türk vatandaşının da Çin’e karşı dava açabilmesinin mümkün olduğunu savunan kişiler bu iddiaya Milletlerarası Özel Hukuk Kanunu ve kurallarını dayanak göstermektedir. Dolayısıyla Milletlerarası Özel Hukuk Kanunu ve uygulamasının ele alınması gerekir.

a-Milletlerarası Özel Hukuk Bakımından Sorumluluk;

Milletlerarası özel hukuk, farklı vatandaşlığa sahip olan kişiler arasındaki özel hukuk ilişkilerini düzenlemektedir. Milletlerarası özel hukukun uygulanabilmesi için 2 temel şartın varlığından bahsetmek gerekir :

1-Yabancılık unsuru bulunması

2-Kişiler arasındaki özel hukuk ilişkisi olması

Her devletin mahkemesi, bulunduğu ülkenin kanunlarını ve hukukunu uygular. Dolayısıyla Türk mahkemeleri Türk hukukunu uygular. Mahkeme kararlarının etkisi ancak kendi ülkesinin sınırları içinde veya başka ülkedeki mahkeme kararı ile tanındıktan sonra o ülkede sonuç ve hüküm doğurur. Küreselleşen dünyada artık ülkeler arası iletişim ve seyahat oldukça artmış ve buna bağlı olarak hukuki ihtilaflar da baş göstermiştir. Bu husustaki sorunların çözümü amacıyla ülkemizde de 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk Ve Usul Hukuk Hakkında Kanun (MÖHUK) kabul edilmiştir. Ancak bu kanunun gerçek kişiler arasındaki özel hukuk ilişkilerini düzenlediğini tekrar ve önemle belirtmek gerekir. Dolayısıyla farklı vatandaşlığa sahip kişilerin özel hukuk ilişkilerinde uygulanan bu kanunun gerçek kişi ve yabancı ülke (Çin Halk Cumhuriyeti) arasındaki bir ihtilafa uygulanabilmesi söz konusu değildir.

                Her ülkenin kendi hukuku ve buna göre kurulan bağımsız mahkemeleri bulunmaktadır. Kanun ve mahkemelerin emredici olma özelliği ülke ve ülkenin vatandaşı için geçerlidir. Hiçbir ülkenin kanunu veya hukuku uluslararası alanda birbirinden üstün değildir. Dolayısıyla bir Türk mahkemesinde bağımsız bir ülke olan Çin Halk Cumhuriyeti’nin herhangi bir davaya taraf olabilmesi, bu bağımsız ülkeye herhangi bir yaptırım uygulanabilmesi mümkün değildir.

b-Devletlerarası Genel Hukuk Bakımından Sorumluluk

Bireyler, uluslararası alanda ülkeleri tarafından temsil edilir. Dolayısıyla uluslararası alanda sadece devlet(ülke) söz hakkı sahibidir. Diğer bir söylem ile devletlerarası hukukun kişileri sadece devletlerdir. Ülkeler ve uluslararası kuruluşların birbiri ile olan ilişkini ve uymak zorunda oldukları kurallar Devletlerarası Hukuk olarak isimlendirilir. Devletlerin birbiriyle olan ilişkileri de bu hukuka göre çözümlenir. Devletlerarası hukukta tüm ülkeler her anlamda eşit olup hiçbiri birbirinden üstün değildir. Dolayısıyla üstün olan bir devlet olmadığı için üstün olan bir devlet hukuku ve mahkemeden de söz etmek mümkün değildir. Devletlerarası hukuktaki kişiler olan devletler, bu kurallara ancak iyi niyetle bağlıdırlar. Devletlerarası hukukun kaynakları; devletlerarası antlaşmalar, devletlerarası davranış biçimleri ( devletler arasında uzun zamandan beri süregelen ve uyulması zorunlu hissedilen davranışlar, teamüller), uluslararası mahkeme içtihatları ve evrensel hukuk ilkeleridir. Ancak herhangi bir devlet tarafından kurallara uyulmaması halinde bu kuralları zorla uygulatacak üstün bir güç yahut otorite yoktur. Yaptırımın olmadığı hukuk kurallarının bağlayıcılığı da bu sebeple tartışmalıdır.

Sonuç olarak; herhangi bir Türk vatandaşının Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı Türk mahkemelerinde dava açabilmesi mümkün değildir. Devletlerarası hukukta kişi olan bir devletin de Çin Halk Cumhuriyeti’ne devletlerarası hukuk bakımından herhangi bir yaptırım uygulayabilmesi mümkün gözükmemektedir. ANCAK. Her vatandaşın kendi ülkesinin gerekli tedbirleri almaması sebebiyle uğradığı zarar için kendi ülkesine karşı başvuracağı hukuki yollar saklıdır.  Bilindiği üzere her devlet bir birleri ile ticari ilişiki içerisinde olup bir birlerinden  gerek tacirler yönünden ve gerekse devletler yönünden karşılıklı alacaklar doğmaktadır.

                Her ülkeninde kendi iç hukukuna göre bir takım önlemler alabileceği gibi kendi iç hukukunda gerekli hukuki düzenlemeler yapabilirler.Şu andaki yaslara göre bir vatandaşın bu salgın dolayısı ile uğramış olduğu hastalık ölüm gibi sonuçların MADDİ olarak tazminini ülkenin yerel yasalarına göre Çin Halk Cumhuriyeti yada sorumlu olduğunu düşündüğü ABD gibi bir ülkeye o devletin yasal temsilcilerinin bulunduğu yerlerde (İstanbul –Ankara- İzmir-) iç hukuka göre maddi zararlarının tazminini dava edebilir.Davanın konusu maddi tazminat,manevi tazminat,destekten yoksun kalma gibi saiklerle dava açabilir. Benim Avukat olarak önerim halen örneği bulunmayan,içtihatı oluşmamış, yerleşmemiş bu davanın “pilot dava” dediğmimiz şekilde ,ileride fazla bir  hak kaybı yaşanmaması için maddi alacakalrın tazmini için 1.000TL gibi bir meblağla ön dava açılabilir.Ancak manevi tazminat telebi olacaksa manevi tazminat olarak talep edilen miktarın tamamı üzerinden dava açılmalıdır. Çünkü HMK ya göre maddi tazminat talepleri davanın ileriki aşamlarında ıslah ile büyütülebilir. Ama manevi tazminat taleplerinde ıslah talebi söz konusu değildir.

                Karşı yabancı ülke aleyhine açılacak maddi ve manevi tazminat taleplerinin birkaç yıl sürebileceği ve bu ülkelerin  Corona vürisi sebebi ile doğrudan mesul tutulup tutulmayacağı hem hukuki hem de siyasi boyutları olacağı unutulmamalıdır. Çünkü bu devletler bu tür bireysel davaların önüne milletlerarası platformlarında yada baskı ve yaptırımlar ile ülkeler nezdinde bu tür davaların önüne geçebilirler. Her ne kadar Dünya ülkelerinde yargı bağımsız olsa da buy bağımsızlığın mutlak bağımsızlık olmadığını hemen hemen her ülkede deki uygulamalarla bilmekteyiz. Bu nedenle bu tür davaların hukuki ve siyasi ayağı olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

                 Sonuçta bu tür davaların kazanılması ile kazanılan davanın maddi neticelerinin TAHSİLAT sorununda değinmek gerek. Yukarıda ülkelerinin birbirlerinden ticari ilişkiler dolayısı ile alacaklı olduğuna değinmiştik. İş te bu alacakların varlığı ile ileride bu tür davaların davanın yöneltildiği ülke nezdinde ülkemizde bulunan hazine alacaklarına yada 3 .kişilerde ki devlet alacaklarına haczi koyulması İİK nun 69/1 v.d maddeleri kapsamına göre yapılabilecektir. Ama dediğimiz gibi olayın sadece hukuki değil, siyasi boyutunun da olduğu ve ülkedeki siyasi alt yapı  ve yöneticilerin bu şekildeki tahsilata izin verip vermeyeceklerini de ancak yaşayarak görebileceğiz.

                  Diğer yandan  eğer iş bu yerel mahkemede kazanılan miktarın  ülkemizde tahsili yapılmamazsa ne olur ? İş te o zaman çok karışık bir durum olur. Çünkü milletlerin kendi yerel mahkemelerinde aldıkları kararlar bire bir diğer ülkelerde “tanınmamaktadır”. Tanıma dediğimiz, yerel ülkenin vermiş olduğu kesinleşmiş hükmün başka bir ülkede de yürürlüğe girebilmesi için o ülkeden de kararın aynen “tanınması-uygulanabilir hale gelmesi “ gerekir. Burada dile getirdiğimiz Çin yada ABD yargısı içersin de o yerin  Hukuk usulüne –sistemine göre “yetkili” mahkemeden, ülkemizde verilen mahkeme kararının “tanıma-tenfiz” davasının ayrıca  açılması gerekmektedir. O ülkelerin Türkiye mahkemelerinin kendi aleyhlerine verdikleri mahkeme kararlarını “tanıma-tenfiz” yapma durumu, daha önceden bahsettiğimiz gibi, olayın hukuki boyutunu aşıp siyasi boyutuna taşacaktır. Çünkü bu ülkelerin yada başka bu şekilde ki ülkelerin bu virüs salgının sorumluluğunu almayacağını herkes tahmin edebilir. Bu sorumluluğu almaları demek,o ülkeler için  telafisi imkansız çok büyük meblağların ortaya çıkması şeklinde olacaktır ki, hiçbir ülke bu maddi yükün altına girmez ve girmekte istemez. Ama olayın manevi yönünün tatmini, en azından bu tür bir ölüm kalıcı hastalık gibi olumsuzlukların yapanın yanına kar kalmaması için bir şeyler yapılması gerekmektedir.Bunun içinde ölenlerin ruhu için,hastalıktan iyileşlenlerin çektikleri acıların bir parça dinmesi için ,günlerce evde kalan genç ve yaşlı bireylerin hakkının korunması için,işyerleri kapalı olup gelirden mahrum olan ticari ilişkileri zedelenen belki batma noktasına gelen işletmelerin bir nebze olsun maddi ve manevi zarar ve ziyanlarının maddi ve manevi olarak tazmini için bir şeyler yapmaya değer diye düşünüyorum.