Dünya Sağlık Örgütü neden hedef tahtasına oturtuldu.

ABD Başkanı Donald Trump Dünya Sağlık Örgütü'nü suçlayan açıklamalarda bulunması üzerine birçok ülke de örgütle ilgili olumsuz düşünceler oluşmasına neden oldu.

Dünya Sağlık Örgütü neden  hedef tahtasına oturtuldu.

Ömer Nihat Altıntaş- Özel Haber

ABD Başkanı Donald Trump Dünya Sağlık Örgütü'nü suçlayan açıklamalarda bulunması üzerine birçok ülke de örgütle ilgili olumsuz düşünceler oluşmasına neden oldu.  Örgütün korona virüs salgınına karşı geç harekete geçtiğini belirten ABD Başkanı Trump, “ Çin'in piyonu haline geldiğini söylüyor.” Peki Trump'ın açıklamaları neye dayanıyor?.

Son zamanlarda, ABD hükümetinin üst düzey yetkilileri Dünya Sağlık Örgütü'nü (DSÖ) sürekli hedef tahtasına koyuyor. ABD liderleri, COVID-19 salgınını önlemeyle ilgili yanlış önerilerde bulunduğu gerekçesiyle DSÖ'ye çeşitli vesilelerle saldırdı ve DSÖ'ye yönelik mali desteği askıya alma tehdidinde bulunmuştu. Bu açıklamaların ardın Dünya Sağlık Örgütüne üye birçok ülke örgütle ilgili olumsuz düşünceler gelişmesinin de ateşini yaktı.

1948 yılında Cenevre merkezli kurulan DSÖ'nün Anayasasında yer alan temel amacı "Tüm insanların mümkün olan en yüksek sağlık düzeyine ulaşmaları" olup, Örgüt bu amacı gerçekleştirmek üzere uluslararası sağlık çalışmalarının yönetimi ve eşgüdümünü sağlamaktadır. Türkiye, 22 Temmuz 1946 tarihlerinde New York’ta düzenlenen Uluslararası Sağlık Konferansı’nda Birleşmiş Milletler’e üye 51 ülkenin temsilcisi ile FAO, ILO, UNESCO, OIHP (Merkezi Paris’te bulunan Uluslararası Halk Sağlığı Bürosu), PAHO, Kızılhaç, Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu ve Rockefeller Vakfı Temsilcileri Dünya Sağlık Örgütü Anayasasını oluşturmuşlardır. Dönemin Sağlık Bakanı Dr. Behçet Uz’un gayretleriyle Türkiye de DSÖ’nün kuruluş ve Anayasa oluşturma çalışmalarına fiilen katılmıştır.

DSÖ’nün kuruluşunda üç amacı var. Her ülkede tüm vatandaşları kapsayacak genel sağlık sigortası için çalışmalar yapmak. Acil durumlarda önleyici politikalarla hemen harekete geçmek.  Her kes için sağlıklı yaşam konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapmak.

ABD, Dünya Sağlık Örgütü'nün yıllık bütçesinin yüzde 14'ünden fazlasını fonluyor. Yıllık yardımları 400 milyon doların üzerinde. WHO, bütçesini iki yıllık dönemler halinde belirliyor. Örgütün 2018-2019 bütçesi 5 milyar 623 milyon 603 bin dolardı.  Gelirin yüzde 14,67'si yani yaklaşık 412 milyon doları, ABD tarafından finanse ediliyor. ABD, örgütün en büyük finansörü durumunda. Ancak Trump'ın kararından sonra bu durum değişebilir. Her ülkenin WHO'ya kendi nüfusuna, bütçesine ve büyüklüğüne göre belirlenmiş bir katkısı, bir nevi üyelik ücreti var. Bu ücretler, örgütün bütçesinin yaklaşık yüzde 17'sini oluşturuyor.

ABD'nin bu belirlenmiş katkısı yıllık 118 milyon doların üzerinde. 31 Mart itibarıyla bu katkının 57,9 milyon dolarlık kısmı WHO'ya aktarıldı. Geriye kalan yaklaşık 300 milyon dolarlık gönüllü katkının nereye harcanacağı ise, finanse edilirken belirlenmiş oluyor. ABD'nin yaptığı maddi katkıyı ne kadar keseceği henüz resmi olarak bilinmiyor ancak belirlenmiş katkının, yani 118 milyon dolarlık katkının belirlenmesi ya da değiştirilmesi için, Kongre onayı dahil uzun bir yasal süreçten geçirilmesi gerekiyor. Bu sebeple kesintinin gönüllü katkıdan yapılabileceği belirtiliyor. WHO'nun ikinci en büyük finansörü ise, Bill ve Melinda Gates Vakfı. Bu vakıf, örgütün bütçesinin yüzde 9,76'sını finanse ediyor. Bu da yıllık yaklaşık 250 milyon dolara denk geliyor. Eğer ABD gönüllü katkının tümünü keserse, Bill ve Melinda Gates Vakfı, WHO'nun en büyük finansörü durumuna gelecek.

Üçüncü sıradaki finansör ise, dünya genelinde aşıların yaygınlaştırılması için çalışan, en büyük finansörü yine Bill ve Melinda Gates Vakfı olan GAVI İttifakı. GAVI'nin bütçeye katkısı da yüzde 8,39.

 

Ardından yüzde 7,79'la İngiltere geliyor. İngiltere,  ABD'den sonra örgüte en fazla katkıyı yapan ülke. İngiltere'nin belirlenmiş katkısı yıllık yaklaşık 22 milyon dolar, bunun dışında kalan yaklaşık 200 milyon dolar ise gönüllü maddi destek.  Almanya ve Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Birimi (UNOCHA), örgütün bütçesine tek tek yüzde 5'in üzerinde katkı yapıyor.  Örgüt bütçesinin yine ayrı ayrı yüzde 3'ünden fazlasını oluşturacak şekilde Dünya Bankası, Uluslararası Rotary Kulübü ve Avrupa Komisyonu finansman sağlıyor.  ABD Başkanı Trump'ın, örgütün ayrıcalık tanıdığını söyleyerek eleştirdiği ülke olan Çin ise, yüzde 0,21'lik katkıyla, finansörler arasında 49. sırada yer alıyor. Çin'in örgüte yıllık katkısı 43 milyon dolar civarında. Bunun yaklaşık 38 milyon doları, ülkenin belirlenmiş katkısı. Çin, örgütü finanse eden ülkeler açısından Japonya (yüzde 2,73) ve yüzde 1'in üzerinde katkısı olan Kuveyt, Kanada, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Norveç, Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri'nin ardından geliyor.

Koronavirüs salgınından en kötü etkilenen ülkelerin başında gelen İtalya'nın katkısı yüzde 0,54'ken, Rusya yüzde 0,51 oranında katkıda bulunuyor. Türkiye'nin finansmandaki payı ise yüzde 0,08, yani yıllık 6,5 milyon doların biraz üzerinde. Bunun 4,5 milyon doları, yıllık belirlenmiş katkı payı.

Örgütün başarıları ve başarısızlıkları

WHO oluşturulduktan sadece birkaç yıl sonra, çiçek hastalığının önlenmesi konusunda ciddi bir başarı sağladı. Aşısı olduğu halde hızla yayılan ve 1950'lerde her yıl milyonlarca kişinin ölümüne sebep olan çiçek hastalığı için WHO'nun yaptığı en büyük katkı, diplomasi ve organizasyon alanında oldu.

1959'da Sovyetler Birliği'ni 25 milyon aşı üretmeye ikna eden WHO, bu aşıların dağıtımını yaptı. Aynı dönemde ABD de çiçek aşısının tüm dünyada yaygınlaşması için milyonlarca dolar bağış yaptı. 1960'ların sonunda artık her bir ülke tek tek yapılan aşıların ve ülkedeki vaka sayılarının yer aldığı raporları örgüte ulaştırıyordu. 1979'da WHO, çiçekle mücadelenin başarıyla sonuçlandığını duyurdu.

Ancak sarı humma, çiçek gibi salgınların önlenmesinde uzun vadede bağışıklık geliştirme konusunda başarılı bir rol oynayan örgüt, 1990'larda aniden ortaya çıkan ya da yayılan Aids gibi hastalıklara hızlı müdahalede yetersiz kaldı.  Bu da ne kadar dinamik bir örgüt olduğuyla ilgili soru işaretleri yarattı.

2002'de SARS virüsü Çin'de ilk kez görüldüğünde, Çinli yetkililer Kasım 2002'de yeni bir virüs olduğunu ortaya çıkarsa da, dünyadan bunu bir süre sakladı.

Şubat 2003'te Çin'deki eski bir Dünya Sağlık Örgütü çalışanıyla bağlantılı bir kişinin uyarısı üzerine örgüt, Çinli yetkililerin üzerine giderek bunun resmen ilan edilmesini sağladı. Her ne kadar örgütün ülkeler üzerinde böyle bir yaptırımı olmasa da, Çin'e yönelik ciddi eleştiriler getirdi.

Ardından yaklaşık 26 ülkeye yayılan SARS sebebiyle ölenlerin sayısı 1000'in altında kaldı. WHO, uyguladığı yolculuk kısıtlaması önerileri, takip, izolasyon, bilgi toplama ve ülkelere bu doğrultuda yönlendirmeler yapma politikasıyla salgının önüne geçti. SARS salgınının önlenmesindeki başarısının ardından örgütün yaptığı açıklamalar ve uyarılar, daha fazla ciddiye alınmaya başladı ve yaptırımı olmasa da daha resmi bir nitelik kazandı.

Ebola krizinde örgütün yetkisi elinden alındı

2009'da ilk kez Meksika'da görülen domuz gribini, 74 ülkeye yayıldığında, henüz 28 bin vaka görüldüğü sırada "pandemi" ilan eden WHO, bazı ülkelerin ve kuruluşların eleştirilerine hedef oldu.  Ağustos 2010'da pandeminin sona erdiği duyuruldu, dünya çapında ölü sayısı 18 bin 500'dü. WHO'nun gereksiz yere salgını büyüttüğü eleştirileri, basında da geniş yer buldu. 2008 krizinin ardından "gereksiz yere alarm durumuna geçerek fazla bütçe harcamakla" suçlanan WHO, erken alarm durumuna geçtiği için daha büyük bir felaketi önlediğini savundu.

WHO'nun en büyük başarısızlığı ise 2014'te Batı Afrika'da görülen ebola salgınında oldu. Salgına yanıt vermekte gecikmekle, organizasyon ve uyarılar konusunda etkili hareket edememekle eleştirilen WHO'nun o dönemki yetkilileri, "örgütün sadece danışma birimi olduğunu, vatandaşlarını koruma görevinin ülkelerin kendisinde olduğunu" belirtmişti. Gine, Liberya ve Sierra Lione'da 11 bin 310 kişinin ölümüne yol açan salgının durdurulması için nihayetinde ABD ve bazı Batı ülkeleri 5 bin kişilik askeri personeli görevlendirdi. Birleşmiş Milletler de salgın için özel ve geçici bir birim oluşturarak ebola kriziyle mücadelede yetkiyi eline aldı. Örgütün liderliğine Temmuz 2017'de, birçok Afrika ve Çin dahil Asya ülkesinin desteklediği aday olan Tedros Adhanom Ghebreyesus seçildi. Etiyopyalı bir politikacı olan Tedros, daha önce ülkesinde sağlık bakanlığı ve dış işleri bakanlığı görevlerini yürütmüştü.

Ülkeler salgınla ilgili verilerini DSÖ ile doğru paylaştı mı?

Dünyayı etkisi altına alan corona virüste son dakika gelişmeleri gelmeye devam ediyor. virüs salgınında vaka ve ölüm sayısı gün geçtikçe artıyor. Şu anda dünyayı tehdit eden koronavirüs, Çin'de ortaya çıkan ilk halinden çok farklı bir hale geldi. Ama bu farklılıkların ne kadarı ülkeler tarafından Dünya sağlık örgütüne bildirildi. Ancak bilim insanları, binlerce mutasyon ya da virüsün genetik materyalinde değişiklik belirlerken bu aşı çalışmalarını sürdüren dünya bilim adamları tarafından ne kadarı paylaşılıyor. "Her ülke kamu sağlığını korumak ile ekonomik ve sosyal faaliyetlere yönelik kısıtlamaları en az seviyede tutmak arasında hassas bir denge bulmalı, bunları yaparken insan haklarına da saygılı olmalı."

Dünyada yaşanan salgın döneminde Güven uluslararası ilişkilerde kullanılan belirgin dinamitlerden bir tanesi değil. Çünkü devletler birbirlerine güvenmezler. Ülkeler arasında güven konusu geçtiği zaman çoğu kez sonuç tartışmaya evrilir. Güven konusu tarihte pek çok teorik tartışmaya neden olmuştur. İdealistler bunun sağlanabileceğine inanırlar. Ortak değerler için devletlerin bir araya gelebileceğine inanırlar. Güven konusu idealistler ve realistler arasındaki en önemli tartışma konularından bir tanesidir. Güven, karşı tarafın hangi koşulda olursa olsun size zarar vermeyeceğine inanmaktır. İnsan insana kriz ortamında kendini siper edebilir. Ama önemli olan devletlerin bunu yapabilecek olmalarıdır.

Bu salgında Dünyanın küresel bir köy olmadığı ortaya çıktı. Köyün sakinleri kendi evlerinin çevrelerini duvarlarla çevirdi. Herkes birbirine karşı blokaj uygulamaya başladı. Aslında o kadar da aynı köyün sakinleri olmadığımızı anlamış olduk. Devletlerarası düzende de her zaman temel mantıkta kendi ülke çıkarlarını korumak olması gerektiğinin altını çizilmeli. Ülke çıkarlarını korumak temel mantık olmalı.

Mesela Türkiye Devletinin yönetiminin birincil vazifesi kendi ülkesinin çıkarlarını korumaktır. Çünkü Kılıçların gücü olmadıkça ahitler sözden ibarettir. İtibar konusunun sadece güvenle ilişkili olmadığı kesin. Zamanın ruhu değiştikçe itibarı oluşturan faktörler de değişiyor. Genel olarak bakıldığında bir ülkenin itibarı için demokratiklik, normların varlığı vs. önemli.

Ama Covid-19 sürecine baktığımız zaman aşıyı bulan ülke, sağlık açısından en az hasarla bu süreci atlatan ülke en itibarlı ülke olacak. İtibar algısını zamanın ruhu belirliyor.

Bu nedenle salgın döneminde sağlık hizmetleri pazarına yönelik hem mevcut hem de geleceğe ilişkin konuları ele aldığımızda ilacı veya aşıyı bulanın dünyada itibar kazanan ülke olacağı kesin. Bu salgında bilim adamları ve özellikle laboratuvarlardan yapılan açıklamaların bir birini tutmaması da ülkelerin gerçek verilerini DSÖ ile paylaşmadığının bir kanıtı. Dünyada şuana kadar pek çok rapor yayınlamaktadır.  Ancak Washington’da yer alan ABD Sağlık Çözümleri merkezi de dâhil olmak  üzere Deloitte ağı içindeki diğer merkezlerle yakın çalışarak, kamu ve özel sektördeki tüm paydaşları, sağlık sektörü hizmet sağlayıcılarını, satın almacıları, tedarikçileri ve tüketicileri birbirine bağlayan ve sağlık zincirinde en büyük pastanın paylaşımı DSÖ ile yol ayrımına gelmenin fitilini ateşledi.

Dünya da Büyük nüfus yapısına paralel talebin sürekli yükseldiği ilaç sektörü, talebin esnek olmaması nedeniyle sürdürülebilirlik sorunu yaşamayan bir pazar olmasıyla öne çıkıyor. Ortalama yaşam süresindeki artışın da desteklediği sektör, önemi artan sosyal devlet kavramı ile büyümeye devam ediyor.

Öte yandan hızla artan teknolojik gelişmeler; sektörün kendi sınırlarının ötesine geçmesine yardım ederken yepyeni açılım alanları da yaratıyor. Sektör, sadece tedavi amaçlı ilaçlar alanında değil, yaşam kalitesini artırmaya yönelik tüketici ürünleri olarak sınıflanan potansiyeli yüksek bir yan dalla da büyüyor.

Küresel ilaç sektörünün 2019 yılsonu yaklaşık büyüklüğü 1,3 trilyon USD seviyesinde. 2018 yılına göre %4 büyüyen sektörün, 2020-2023 döneminde ise ortalama %4,5 oranında büyüyerek 1,5 trilyon USD seviyesini aşması bekleniyor.

Teknik adıyla SARS-CoV-2 ya da 2019-nCoV, herkesin bildiği isimle koronavirüs ya da COVID19, 2020 yılının ana gündem maddesi. Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart tarihinde hastalığı “pandemi” (kıta ve tüm dünya gibi çok geniş bir alanda yayılan ve etkisini gösteren salgın hastalık) olarak nitelendirme kararı aldı. Virüs, can kayıpları ve toplumsal endişe akımının ötesinde neredeyse tüm sektörlerin performansını olumsuz etkilerken; korona virüsü tedirginliği ilaç şirketlerinin hisselerine değer kazandırıyor. Ancak korona virüsü, özellikle tedarik zinciri üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle üretim ve ilaca ulaşım açısından tehdit oluşturuyor.